Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat

Ya Tahammül Ya Sefer

Nereden Yazdırıldığı: KEYDER-ERZİNCAN KÜLTÜR EĞİTİM YARDIMLAŞMA DERNEĞİ
Kategori: EDEBİYAT ve ŞİİR
Forum Adı: Kitap Özetleri
Forum Tanımlaması: Roman ve Hikaye Özetleri
URL: http://www.keyder.org.tr/forum/forum_posts.asp?TID=9
Tarih: 19-Nisan-2014 Saat 22:34
Program Versiyonu: Web Wiz Forums 8.05 - http://www.webwizforums.com


Konu: Ya Tahammül Ya Sefer
Mesajı Yazan: Ayyıldız
Konu: Ya Tahammül Ya Sefer
Mesaj Tarihi: 28-Ağustos-2007 Saat 14:29

ROMAN İNCELEMESİ

ROMANIN ADI              : Ya Tahammül Ya Sefer

ROMANIN YAYIN EVİ   : Dergâh Yayınları

ROMANIN YAZARI        : Mustafa Kutlu

YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:

Mustafa Kutlu, 6 Mart 1947'de Erzincan'ın İliç ilçesine bağlı Kuruçay nahiyesinde doğar. Çocukluğu, babasının işi nedeniyle dolaşmakla geçer. Mustafa kutlu hayatı bir yönde değil birçok yönde dolu dolu geçiren bir yazar olarak tanınmıştır.

              1968 yılında Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni bitirir. Kutlu, öğretmenliğe başlar ve bu sıralar hikâyeler yazmaktadır. 1974 yılında öğretmenliği bırakır. Bu yıllarda hikâyeleri kitaplaşmaya devam eden Kutlu, Yoksulluk İçimizde (1981) ve Ya Tahammül Ya Sefer (1983) ile Türkiye Yazarlar Birliği tarafından "Yılın Hikâyecisi" seçilir. Kendi ifadesine göre hikâyelerini bir oturuşta; kahvehanelerde yazar. Yazdığı hikâyelere daha sonra müdahale etmeyi sevmez.

1990 yılında Dergâh dergisinin çıkmasını kararlaştırırlar. Kutlu, bu derginin yazı işleri müdürü olur. Yazıları ve hikâyeleri bu dergide de yayımlanır. Dergi ve yayınevi işlerinin yanı sıra Kutlu, İstanbul gezmelerinde bulunur (10 yıl) ve bu gezilerde edindiği intibaları Zaman gazetesinde, önce "Bir Demet İstanbul" (1992) daha sonra da "Şehir Mektupları" (1993) başlığıyla yayımlar. Kutlu, gazete yazılarına Yeni Şafak'ta devam eder. Küçüklüğünden beri futbola olan ilgisinden dolayı yeni şafak gazetesinde futbol sayfasında yorum yapmaya başlar. Yeni Şafak'ta yazdığı futbol yazıları yüzünden ilginç tepkiler alır. O hikâyeci Mustafa Kutlu'dur ve bazı okuyucuları futbol yazılarına devam etmesi halinde kitaplarını yakacaklarını bildirirlerse de bu yazıların devam ettiğini görüyoruz. Ekrem Işın ile beraber Kanal 7 Televizyonu'nda "İstanbul Tekkeleri" adıyla bir program yapar. (Kutlu, Kanal 7'de danışmanlık da yapmaktadır.) Büyük emek verdiği ve "Çölde açılan bir şemsiye" olarak nitelediği Dergâh dergisindeki yönetimiyle Türkiye Yazarlar Birliği tarafından "En İyi Dergi Yönetimi"yle ödüllendirilir (1997).

 

                                                           —ÖZET—

1.BÖLÜM

 

Kerim, köyde babası öldükten sonra kunduracı Nazım Ustanın yanında çırak olarak çalışmaya başladı. İdealist bir üniversite öğrencisi olan Murat inandığı davasına hizmet etmek için bir dernek kurmuş ve burada sık sık konferanslar verdirip, konuşmalar yaptırıyordu. Murat davasına son derece bağlıydı. Kerim ise Murat Ağabeyi ve diğerleriyle olmaktan, onlara hizmet etmekten zevk alıyordu. Her dediklerini anında yapıp onlara kolaylık sağlıyordu. Kendisi de dava delisi olmuş çıkmıştı. Dernek her konuşmada tıklım tıklımdı, insanlar oturacak yer bulamıyordu. Herkes elinden geleni yapıyordu. Ellerinde çoğu eski ve kalın kitaplar olan mollalar bir odadan diğerine giriyordu.

Aradan zaman geçti. Artık Murat Ağabey ceketi parmağında omuzları düşmüş olarak geliyordu Nazım Ustanın yanına. Dernek işlemiyordu. Her şey kötü gidiyordu. Konuşmalara çok az insan geliyordu kimsede eski coşku kalmamıştı. Okuyan, üniversiteyi bitiren, gidiyor artık geri dönmüyordu. Bazen birileri uğrayıp hal hatırdan sonra derneğe ne olduğunu soruyorlardı. Bu derneği tekrar canlandırmak gerektiğini söyleyip ayrılıyorlar fakat bir daha uğramıyorlardı.

Bir gün Murat Ağabey, Kerim’i tuttu. Aldı karşısına artık kendisinin olmayacağını söyleyip derneğin anahtarını Kerim Ustaya verdi. Bu arada Nazım Usta da ölmüştü. Kerim Usta dernekle baş başa kalmıştı. Yalnızdı ve terk edilmişti aradan uzun süre geçti her gün birilerinin, Murat ağabeyinin, gelmesini bekledi ama hiç gelen olmadı.

                                                                               2.BÖLÜM

Profesör Asım Bey mutfaktan gelen ses için yatağından kalkmıştı. Sıcak ve bunaltıcı bir geceydi. Eşi yatakta döndükçe yatak gıcırdıyordu ne kadar da şişmanlamıştı. Oysaki evlendiklerinde ne kadar güzeldi. Mutfağa doğru gitti mutfaktaki oğlu İlhan’dı. Konuşmaya çalıştı oğluyla oğlu önce cevap vermedi. Araları iyi değildi. İlhan babasına hilali görüp görmediğini sordu. Babası gördüğünü ve çok hoş göründüğünü söyledi. Daha sonra İlhan:”Yarın ramazan başlıyor.” dedi. Babası sinirlendi ama belli etmemeye çalıştı. Gidip annesini uyandırmadan yatmasını söyledi. Baba-oğul ne zaman tartışsalar İlhan kendisinin büyüdüğünü kendi kararlarını verebileceğini söylüyordu.

 

Asım Bey ve ailesi köydelerdi. İlhan köye gidince babaannesini ve geçmişte köyün nasıl olduğunu hatırladı ve şimdiyle kıyas yapmak çokta zor olmadı. Eski yeşillikleri babaannesini, huzuru şimdi burada bulunan binalar ve gürültüye değişmezdi. Ancak hayat değiştirmişti. Babaannesi ölmüş yeşillikler yok edilerek yerine koca binalar villalar yapılmış her taraf otoyollarla dolmuş araba sesleri kuşlarınkinden çok çıkmaya başlamıştı. O babaannesiyle dedesiyle eğlenmeyi seviyordu plajlarda eğlenmeyi değil. Dedesinin faytonunu, babaannesinin lavanta kokan çarşafını, kadınlar bölmesinde kılmaya çalıştığı ancak uzunluğuna dayanamayıp uyuduğu teravih namazlarını özlemişti. Bunları düşünürken bir yandan da köyün imamını düşünüyordu. İmam ezan okuduktan sonra ona namaz kılmayı teklif etmişti ve o imama “Ben daha önce hiç namaz kılmadım.” cevabını vermişti. İmam ona öğretebileceğini söylediğinde çok sevinmişti. Ramazandı köyde çıktığı ufak gezintiden yatsı ezanı okunurken dönüyordu. Eve vardığında Asım Bey ve diğerleri sarhoştu. Kimse ne dediğini bilmiyordu, çok sinirlendi, dayanamadı ve masa örtüsünü tutup çekti. Üzerindeki her şey yere düşüp içki şişeleri kırılırken rahatladığını hissediyordu. Diğerleri ise İlhan’ın yaptığının şokundan kurtulmayı zor başarmıştı.

Asım Bey, oğlu İlhan’ı Doktor Ayhan Bey’in yanına götürmüştü. Onun sorunu halledeceğine inanıyordu. İlhan’a olanları sordu doktor aldığı cevaplar karşısında Asım Bey’e İlhan’ın depresyonda olduğunu söyleyip, üzerine fazla gitmemelerini önerdi.

                                  

                                               3.BÖLÜM

Asım Bey zamanında dava dava diye ölürken neden şimdi davanın adını bile duymak istemiyordu ya da bundan kendisi söz etmiyordu?            

Bazen öyle günler oluyordu ki Murat Ağabey derginin parasını bulamıyordu. Böyle zamanlarda oradan oraya koşar para toplamaya çalışırdı. Böyle günlerde bazen Kerim’e adresler verir, onun oralara gitmesini ve oradan para almasını isterdi. Kerime Asım Bey’in de bulunduğu fabrikaya gidip, fabrikatör Kemalettin Bey’den para almasını söylemişti. Oraya Asım Beyle görüşmek üzere gidecekti, her şeyi daha önce Murat Ağabeyle Asım Bey konuşmuşlardı. Ama gittiğinde güvenlik görevlileri Kerim’i içeri almadılar Asım Beyin orada olmasına rağmen o gün işe gelmediğini söylediler. Bunu Asım Bey istemişti çünkü Fetanet’in yani sevdiği kızın babası Kemalettin Bey’in bunları bilmesini istemiyordu. Kerim oradan uzaklaştı. Asım Bey doğru yapıp yapmadığını günlerce düşündü davayı düşündü Fetanet’i düşündü ve Fetanet’i seçti. Onunla evlendi evlendikten sonra mutlu olacağını sanıyordu ama şimdilerde sık sık kavga ediyorlardı.

 Ve şimdi evlenme sırası Fetanet Hanım ve Asım Beyin kızlarınındı. İlhan düğüne gitmek istemiyordu ama annesinin baskısıyla gitmek zorunda kaldı. İlhan düğünde umduğundan başka bir şey bulamadı ramazandı düğünde bu bilinmesini rağmen içki içilmesine vb şeylere dayanamayıp evden ve düğünden kaçarak medreseden çevrilmiş bir erkek yurduna yerleşti. Bu yurt o bilmese bile babasının medresesiydi babası burada gençliğinin en hareketli dava aşkıyla dolup taşan günlerini yaşamıştı. Yurtta Veysel adında biriyle daha önceden yaz kursunda tanışmıştı. Onla çok iyi anlaşıyorlardı ancak diğer arkadaşları onu kabullenememişlerdi diğerleri gibi değildi çünkü. O pijamasız yatmıyordu, sürekli dişlerini fırçalıyordu, herkesin abdest alırken giydiği takunyaları giymiyordu-mantar korkusu- ütüsüz hiçbir şey giymezdi. Arkadaşları-Veysel hariç- İlhan’ı arkadaşlarından uzaklaştırıyordu onu hep zengin şımarık çocuk olarak görüyorlardı.

Diğer taraftan Fetanet Hanım sinir krizi geçiriyordu. Asım Bey’e bağırıp çağırıyordu. Asım Bey ise bunlara aldırmıyordu. Bir anda ceketini alıp yağmur yağan sokaklara çıktı. Otobüse tramvaya biner gibi atlayarak bindi. Medresenin önünde indi. İlhan’ı gördü. İlhan babasının onu hemen bulmasına çok şaşırdı. Asım Bey ise yurdu görünce çok duygulanmıştı. Eski oda arkadaşlarını hatırladı. Eski anıları gözünün önünden geçti. İlhan’a odasını arkadaşlarını sordu ve bir ihtiyacı olup olmadığını da ilave etmeyi unutmadı. İlhan isteklerini söyleyip sorulanları anlattıktan sonra birlikte birinin yurdundan diğerinin medresesinden çıktılar. Asım Bey kunduracı Kerim Usta’yı aradı ama bulamadılar. İlhan ona yabancı dili sayesinde yayın evi sahibi Murat Bey’den iş teklifi aldığını anlattı. Murat Bey’i tanıyıp tanımadığını sordu. Asım Bey hiçbir şey söylemedi. Bir kaç gün sonra İlhan, Murat Beyin yanına gitti. Murat Bey bekârdı gömleği ve dişleri sararmıştı. İlhan hala sırlarını paylaşacağı kafasındaki sorulara cevap bulacağı birini bulamamıştı. Murat Beye bu düşünceyle gitmişti ama onun tavırları İlhan’ın hayal kırıklığına sebep oldu.

Asım Beyler gece arkadaşlarıyla birlikte eğlenmiş sabah geç uyanmışlardı. Bugün de arkadaşlarıyla motor gezintisi için sözleşmişlerdi.

Bakan Yunus Bey uluslar arası bir kongreye katılmak, bu vesile ile düzenlenen bir sergiyi açmak üzere İstanbul’a gidecekti. Yunus Bey, Asım Beyin medresede oda arkadaşıydı sonradan siyasete atıldı ve bakanlığa kadar yükseldi onunda dava hayatı da Asım Bey gibiydi. O da siyasetten sonra kokteyllere katılma başlamış eşinin başını açtırmıştı. Şimdi ise saygın biri olarak-kimin gözünde?-bir kongreye gidiyordu. O bu kongreyi çok önemsiyordu.

İlhan yine erkenden kütüphaneye damlamıştı. Geçen gün gördüğü güzel kız yine ordaydı.

Asım Beyler tam kahvaltıya oturmuşlardı ki telefon çaldı. Asım Bey telefona baktı ve rengi sarardı telefonun Asım Bey’e getirdiği haberde Murat Bey’in vefat ettiği duyuluyordu. Fetanet Hanım ne olduğunu sordu ama Asım Bey cevap vermek istemedi.

Yunus Bey uçakta biraz kestirirsem açılırım diye düşünmüştü. Hiç konuşmadı. Yıpranmış resme bakıp duruyordu ikide bir arkasını çevirip “Canım kardeşim Yunus’a…”diye başlayan cümleyi okuyordu. Bir ara yüzünü gizleyip ağladı. Cenaze ikindi namazına müteakip kaldırılacaktı. Oraya gitmeli miydi? Partisine, fikriyatına ve bütün yapıp ettiklerine muhalif olduğu herkesçe bilinen bir kişinin cenazesinde görünmeli miydi?  Ya kongre ne olacaktı?

Veysel nefes nefese yurtları dolaştı, kahveleri, geçerken kütüphaneye uğradı. İlhan’ı görüp Murat Bey’in vefat haberini verdi.

Yunus Bey, sayın bakanlığı bir yana bırakarak başını Asım Bey’in omzuna koyup, bir güzel ağlamak istiyordu. Asım Bey arabasından hiç inmeksizin bu merasimi yaşlı gözlerle bulunduğu yerden izlemek istiyordu. Hepsi kalabalığa karıştılar. Merhum hakkında” daha dün…” diye başlaya kısacık hatıralar anlattılar. Namazdan sonra cemaat imamın sorusuna “helal olsun, helal olsun” diye karşılık verdi. Asım Bey ne helal edeceklerini anlamadı. Asıl alacaklı olan Murat’tı zaten… Murat Bey’i toprağa vermişlerdi. Mezarının başında Kerim Usta’nın gözyaşları toprağı ıslatıyordu. Nasıl olsa zamanında ona Murat Ağabeyi sahip çıkmıştı.

Üniversitede mezuniyet günüydü ama İlhan gitmemişti. Ailelerin arkasında bir yerden sessizce izlemişti mezuniyeti. Belki bu diplomanın önemini kavrayamamıştı.

Veysel de mezun olmuştu atandığı yere gittiğinde İlhan’la bağını koparmadı. Mektuplar yazdılar. Bir mektubunda İlhan’a köyünden bahsetti.  Köyde ki ırmaktan bahsetti. Ve İlhan’ı köye davet etti. İlhan arkadaşının yanına vardı. Veysel evlenmiş, bir erkek çocuğu olmuş ve şişmanlamıştı. Hep kravat takıyor ve takım elbise giyiyordu. Evi ırmağa bakıyordu. Bahçesinde çeşit çeşit ağaçlar ve çiçekler vardı. Veysel hayatından memnundu ve mutluydu.

İlhan gezdi eğlendi ırmağa girdi. Çok güzel günler geçirdi ama şimdi köyden ve Veysel’den ayrılıyordu.

Veysel ”Önümüzdeki seçimlerde muhtemel aday olacağım.”dedi. İlhan gülümsedi. O gülümseyince Veysel rahatladı. Veysel bu haberi son dakikaya kadar ilhan ona ters cevaplar verip onu kararından vazgeçirmesin diye saklamıştı. Otobüs kalkmak üzereydi. İlhan Veysel’in içine yerleştirdiği hayatı, gün gün sivriltip, parlattığı geleceği şimdi anlıyordu. Veysel de babası, Yunus Bey ve birçokları gibi davayı unutacak siyasete atılıp özünü kaybedecekti. Belki de bu yüzden büyük insanlar, âlimler, mollalar, dava liderleri çok değildi ve yetişmiyordu.

                                   ROMANIN TAHLİLİ

Romanın Kişileri:

            İlhan: ailesiyle fikri anlamda çatışan, üniversiteye giden, zengin bir aile çocuğu olup, sakin ve düşünen özellikleriyle dikkat çeken bir gençtir.

            Asım Bey: ilhan’ın babası. Daha öncelerde dava aşkıyla yanıp tutuşan ancak bazı tavizler vere vere artık dava ismini bile duymak istemeyen, üniversitede hocalık yapıp birilerine göre saygınlık kazanan ancak saygınlığı kazanırken yine davadan taviz veren bir kişiliktir.

            Fetanet Hanım: asım bey’in uğruna davayı bıraktığı gençliğinde güzel sonradan şişman olan gösteriş düşkünü fabrikatör kızı bir bayan.

Murat Bey: kendini gençliğinde davaya adamış, dava adına birçok organizasyon düzenlemiş, daha sonra da kendinden sonra ki gençlere sahip çıkarak davaya katkı sağlamış bir dava adamı olma özelliğini taşıyor.

            Kunduracı Kerim Usta: küçükken babasının ölümünden sonra köyden murat ağabeyinin yanına bırakılan ve murat ağabeyinin de kunduracı nazım ustanın yanına bıraktığı burada dava delisi olmuş bir gençtir.

            Yunus Bey: gençliğinde murat ve asımla aynı medresede okuyup aynı davaya çalıştığı ancak ileriki yaşlarında asım bey gibi benliğini kaybetmiş ve siyasete karışıp davaya düşman olmuş bir insan.

            Veysel: ilhanın yaz kursunda tanıştığı ve aynı yurtta kaldığı dava için uğraşan bir genç.

            Kunduracı Nazım Usta: kerimin yanında çalıştığı okuyanlarla çok takılmayı uygun bulmayan ama kötü de bulmayan bir tip.

ROMANDA MEKÂN: Romanda mekan tam olarak belirtilmese de deniz kenarında bir yer olduğu anlaşılıyor.

ROMANDA ZAMAN: Romanda zaman belirtilmemiş. Ancak olaylara bakarak 1980’li yıllar olduğunu kestirebiliriz

ROMANDA ÜSLUP: Roman çok özgün bir üslupla yazılmış. Romanda betimlemeler çok yer tutmuş. Bölümler arasında ki kopukluk ayrı bir özellik vermiş romana romanda kişilerin duygusal yönlerinin çok dazla anlatıldığı görülebiliyor. Kişiler hakkında fazla bilgi verilmeden kişilerin olaylar içerisinde tanıtılması kişilerin anlaşılmasını zorlaştırmış.

ROMANIN ANA FİKRİ: İnsanların gençlik yıllarındaki ideallerinden ve davalarından hayatın ilerleyen dönemlerinde vazgeçmelerinin ya da bu idealleri ve davayı menfaatleri için kullanmaya başlamalarının adeta kısır bir döngü gibi gerçekleştiğini anlatmaktadır.

 




Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat

Bulletin Board Software by Web Wiz Forums version 8.05 - http://www.webwizforums.com
Copyright ©2001-2006 Web Wiz Guide - http://www.webwizguide.info